HAYATA DAİR

BEYNİMDEKİLER

Bu gün yazımı çok kızdığım,sinir olduğum bir söz üzerine yazacağım.

VENİ,VİDİ,VİCİ

Veni, vidi, vici ünlü Latince deyiş. Julius Sezar tarafından Roma senatosu'na yazılmış Zela Savaşındaki zaferini anlatan mektupta geçer. Sezar Tokat'ın Zile ilçesinde Pontus'lu Pharnaces II'ye karşı kazandığı zaferin ardından Roma Senatosuna gönderdiği mektupta, Türkçe karşılığı: "Geldim, gördüm, yendim." olan bu cümleyi kullanmıştır. Alıntı.

Hukuk Fakültesine gittiğim yıllarda,Latince olan hukuk terimleri ile ilgilenirken,bu sözde hafızama kazınmıştı.

Ancak asıl öneme haiz olan ise.Marlboro Sigarası bu sözü kimseye çaktırmadan,logosunun altında sinsice yayınlaması.Eskiden biz bu sözü Haçlı seferlerinden sonra,Anadolu ya hakim olan Sezar'ın Müslümanları yendikten sonra söylediğini bilirdik.Ama tarihi belgeler,Sezar'ın hakkını Sezar'a veriyorlar ve Tokat'ın Zile Kasabasında ki,Zela Savaşlarından sonra söylendiğini,toprak altından çıkartılan kitabelerle doğruluyordu.Ayrıca gerçek kitabenin kayıp olduğu da bilinen bir gerçek.

Bu söz üzerine söylenen birçok rivayet var.Sihirli sözcük olduğuna inanan işadamları,Bunu ürünlerinin bazı yerlerinde çaktırmadan yazdırırlar.Şimdi söyleyin bakalım,Marlboro içen siz sigara tiryakileri bu yazıyı bu güne kadar gördünüz mü?



Göremediyseniz ben söyliyeyim.İki aslan olan amblemin altına bakın.Sarı kısma.

Bir de Marlboro tiryakilerine dikkatli olun,derim.Marlboro firması Türk Sigara Kullanıcılarını sigara yasağı nedeniyle denek(kobay)olarak kullanıyor!Kendinizi kullandırtmayın!

Haberi İngiltere’nin prestijli gazetelerinden The Sunday Times duyurdu. Gazete dünkü baskısında, “Philip Morris’in normal Marlboro sigaralarından daha kısa ancak aynı yoğunluktaki kompakt sigarasını Türkiye’de test ettiğini” yazdı. Gerçekten de şirketin “Marlboro Intense” (Marlboro Yoğun) adlı yeni ürünü yaklaşık bir aydır piyasada. The Sunday Times, halka açık yerlerde sigara içmeyi yasaklayan ülkelerin sayısının 50’yi geçtiğine dikkat çekerek Philip Morris’in “sigara yasağı çağı”na uygun yeni sigarasıyla dikkat çektiğini belirtti. Gazete “daha kısa ve yoğunluktaki yeni ürünü, sigara içmek için sokağa çıkmak durumunda kalan tiryakilerin çekici bulacağını” yazdı.(Alıntı)

Sigara içerken,şimdi iki defa düşünün!

"TO BE OR NOT TO BE" Olmak ya da,olmamak! (Shakespeare)


jpegtuncay.jpg

ŞİMDİ SUSUN!..

Bence milli takımla ve Fatih Hocayla ilgili yazı yazmak henüz erken.Biz asıl Erman Toroğlu Hocayı dinleyip yazmalıyız.

Erman Hoca Çek maçından sonra,şöyle bir beyanatta bulundu spikere;"Bizim başarılı olmamız için,bize sopa gerekli.Biz sopayı yedik mi,önümüzde kimse duramaz.Volkanın gördüğü kırmızı kartta yerindeydi.Çünkü Hırvat maçında Rüştü olması bizim için çok daha iyi olur." Erman Toroğlu keskin ve kıvrak zekasını yine konuşturmuş.

Düşünün,İsviçre maçının ilk yarısında ki bölümü.Saç baş yoldurtan bir futbol.İkinci 45 yarı,yağmurunda azalmasıyla alınan sonuç.Ben Portekizden de ümitliydim.İlk golden sonra toparlanır ve skoru lehimize çeviririz diye düşünürken Gökhan'ın sakatlığı planları alt üst etti.Maçtan sonra kelle avcıları kalemlerini konuşturmaya başladılar.Benim için burda önemli olan,o ne dedi,bu ne dedi polemiklerinden çok,bir Türk olarak Milli Takımımızın başarıları önemli.

Maçlar bitsin, biz Hırvatları geçip yolumuza devam edelim.Ondan sonra sırada ki gelsin,sonra da final oynayıp dönelim evimize.Ondan sonra kerkes eteğindekini ortaya döksün.Kimsenin içinde birşey kalmasın.Şimdi konuşulacak sözler,lehte olmalı.Milli takımı gaza getirelim.Aleyhte konuşanlar bence vatan hainliğine soyunmuşlardır.

Varını yoğunu sahaya yansıtıp,maç için yatıp,maç için kalkan futbol emekçilerine destek olmalıyız.Bize yaşattıkları gurur anları için O'nlara şükran duymalıyız.Milyonlarca yürekten akan gözyaşlarının hakkını verdikleri için,O'nlara ne kadar dua etsek azdır.Bırakın şimdi,küçük hesapları.

Şimdi birlik beraberlik zamanıdır.Futbolcusuyla,Teknik adamlarıyla,Yöneticileriyle,Basınıyla,Yazarı,Çizeri ve Düşünürleriyle bir olma zamanıdır.Dünya da yalnız bırakılmış Türk milleti olarak,pozitif düşünüp pozitif yaşamalıyız.

Lütfen,kendini Türk olarak kabul eden herkes olaya olumlu yaklaşsın.Zamanı geldiğinde benim gibi düşünmeyen sizlere de sıra gelecek,ama şimdi lütfen susun.

Ruyabahcesi

6519ataturk.gif

19 MUCİZESİ ve ATATÜRK



Bu günlerde Atatürk ile ilgili resimler,haberler gündemi meşgül ederken,benimde Ata'mızla ilgili bildiklerimi sizlerle paylaşmasam olmaz,dedim kendi kendime.
Aslında Atatürk seçilmiş bir insandır.O'nu putlaştırmak istemiyorum.Ama O herhangi biri değildir.
Gelin önce O'nun yaşam haritasını gözden geçirelim.
1881 de doğdu.1881/19=99(Esmaül Hüsna-Allah'ın isimleri)
1900 yılında,19 yaşında Harbiyeye girmiştir.
Çanakkale Savaşlarında 19.fırkayı (tümen)kurdu.19 Mayıs 1915 te Miralay (Albay) oldu.
19 Mayıs 1919 da Samsun'a çıktığında,Bandırma vapurunda 19 yolcu vardı.
19 eylül 1921 de T.B.M.Meclisi tarafından kendisine Mareşallik ve Gazilik rütbesi verilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk ismi 19 harften oluşur.
Ne Mutlu Türküm diyene.Cümlesi 19 harftir.
İstikbal Göklerdedir.Cümlesi de 19 harftir.
Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi de 19 cümledir.
Atatürk'ün ilk 19 yılı yetişme,ikinci 19 yılı savaş ve siyaset,üçüncü 19 yılı da Devlet Başkanlığı olmuştur.Yani 3x19=57 yaşında vefat etmiştir.
1881 doğum yılı ve 1938 vefat yılları 19 un katlarıdır.
(Balıkesir Gömeç İlçesi ATATÜRK Kayalıkları)
Şimdi gelelim mucizelerin devamına.
Kuran'ın matematiksel mucizelerinin bir başka yönü ise 19 sayısının, ayetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmiş olmasıdır.
Kuran da Onun üzerinde ondokuz vardır. (Müddessir Suresi, 30) ayeti ile dikkat çekilen bu sayı, Kuran'ın birçok yerinde şifrelenmiştir.
Besmele yani Bismillahirrahmanirrahim Arap alfabesinde 19 harftır.
Kuran-ı Kerim 114 sureden oluşmaktadır.Buda 19x6 dır.
Vahyedilen ilk sure (Alak Suresi) 19 ayete sahiptir ve 285 (19 x 15) harf içerir.
Son vahyedilen sure olan Nasr, toplam 19 kelimeden oluşur.(alıntı)
Güneş, Ay ve Dünya her 19 yılda bir aynı göreceli pozisyonda sıralanırlar.
Halley kuyruklu yıldızı her 76 (19 x 4) yılda bir Güneş Sistemi'nin içinden geçer.(Alıntı)
Gelelim asıl konumuza.Yaşadığımız alemde,19 sayısı ne kadar önemli bunu birkaç örnekle anlatmaya çalıştım.
Ata'mızın yaşamının da 19 la nasıl bağlantılı olduğunu yazımın başında anlatmıştım.
Bence Mustafa Kemal Atatürk seçilmiş bir insandı.Ve 19 mucizesi de, O'nun yaşantısında çok önemli kararlarda söz sahibi olmuştur.
Lütfen bir milletin dirilişinde söz sahibi olmuş,bizleri geri kalmış çağdışılıktan, modern toplumların safına katılmamıza olanak sağlayan, böylesine yüce bir Önderden bahsederken dikkatli olalım.
O'nu Saygıyla ve Rahmetle Anıyorum.

MEHMET ALİ GÜNŞEN

jpegtuncay.jpg

Depremi önceden tahmin edebilirim.

Bu yazımda yine boyumdan
büyük laf edeceğim biliyorum.
Okuyanlarda burun kıvıracak ve bu adamın işi gücü yok mu,diyecekler ve yazımı yorumsuz bırakmaya devam edecekler.

Depremi önceden keşfeden cihaz henüz keşfedilmedi.Ama benim düşüncelerime göre depremi önceden tahmin edebiliriz.Nasıl mı? Şöyle; Biz belirli bir saatte ve
günde deprem yaptırabiliriz.

İnsanlarda hazırlıklı olurlar.Ve kimsenin burnu bile kanamaz.

Düşünün şimdi,Marmara Denizinin ortasından geçen ve Adalara yakın olan bir fay hattı var ve ne zaman kırılacak ve kaç şiddetinde olacak diye,milletin yüreği ağzına geliyor. Ben de diyorum ki,bu fayı petrol sondaj makineleriyle dört beş yerinden delelim,deldiğimiz alet ve edavat,Nasa’nın Uzay araçlarında kullandığı yüksek ısıya dayanıklı metallerden oluşsun.Delikler enerjiyi açığa çıkaracak mesafeye geldiğin de,tüm çevre il ve ilçelerde ki insanlar,kenti terkedip devlet tarafından organize edilmiş güvenli bölgelere yerleştirilsin ve sinevizyonla enerjinin açığa çıkışını naklen izlesinler.Sismik cihazlarla sismologlarda, fay hattında daha ne kadar enerji birikimi olduğunu tesbite çalışsınlar.Eğer birikim fazlaysa,beklemeden orada ki enerjiyi de aynı yöntemle açığa çıkarsınlar ve millet de önünü görsün.

İki de bir Televizyona çıkıp,Balıkesir Fayında ki,4.2 lik deprem öncü olabilir,fayı tetikleyebilir.Yok işte,7.5 şiddetinde bir deprem bulunduğu yerde 11 şiddetinde etki yapar, 80 atom bombası enerjisine eşdeğer de bir enerji açığa çıkar diyerek ahkam kesmektense, Önlem olarak ne getirebilirler masaya onu konuşmaları gerekir.
Bir sürü Deprem Profesörü var,ama hepsi de ayrı telden çalıyor.Bence ilim birdir.Öyleyse bu ikilem neden?
Ben duygusundan arınmadıkça,daha çok sular geçer ve Yahudilerin dediği doğru olur; "Su akar,Türk bakar..."
Bence hergün ölmektense,bir kere ölmek daha hayırlıdır.
Deprem insan öldürmez.İnsanı yine insanlar,hırslarının ve tamahlarının eseri olarak ölüme mahkum ederler.

İşte yine boyumdan büyük bir yazı yazdım.Ama insanlık adına ülkem adına bir şeyler yapabilmek için didiniyorum.
Yazımı okuma zahmetine katlandığınız için teşekkür eder,saygılar sunarım.

Ruyabahcesi

1245365.jpg

Yazı Yazmak...


Yazı yazmak için,gereken herşey var masamda.Ama en önemli olansa,henüz yok ortalarda,dediğimiz çok anlarımız olmuştur.İlham dediğimiz peri,bizim değilde,kendi istediği zaman geldiğinden midir,nedir? Böylesi yazılası ve okunası eserler ortaya çıkıyor.
Bu gün benim değinmek istediğim konu,şu an başında uzun müddet bulunduğumuz bilgisayar denen alet.Ne verirsen onu aldığın bir cihaz.Ancak İnternet ortamı, bilgisayarla tanışınca ortaya sanal alem çıkıyor.Benim de üzerinde sıkça durduğum bu sanal mesailerinde,hep aklımda bir program yatar.Acaba diyorum,Microsofta başvursam da,bu düşüncemi onaylatsam mı diye düşünüyorum kendi kendime.
Şimdi ben yarım saati aşkın süredir ne yapmaya çalışıyorum? Yazı yazmaya çalışıyorum değil mi? Peki duygularımı tam olarak yazıma yansıtabildim mi,hayır.Herzaman da,bu böyle olmuyor mu, ne yazık ki,evet.Global Dünyanın tüm yalnızlarının ortak sorunu değil midir bu! Sorunda hemfikiriz o zaman.Sorunun çözümü için geliştirdiğimiz teorilerden biri olarak bende tam bu konuya kendimi kaptırdığım bir anda,aklıma işte bu mucize fikir geldi.
İster Şair ol,ister yazar... Sıkı durun...

Geçiyorsun PC nin başına,takıyorsun başına Pc Kaskını.Yumuyorsun gözlerini.O senin beyninden geçenleri okuyor,süzüyor,kağıda döküyor.Bir de ayrıntılı olarak gramer yapısını düzenliyor.Ayrıca istediğiniz dile tercüme de ediyor.Veee daha önemlisi düşüncelerinizi yorumluyor.Olası bir eserse yayınlanmasını istiyor.İyi bir düşünce ürünü değilse ilerde okumak üzere dosya arşivine kaldırıyor. Eveeet.Şimdi söyleyin bakalım,icadımı nasıl buldunuz. Kimileri dudak büktü,kimileri hımmm bilgiç bilgiç neden olmasın,der gibi söylendiğini duyar gibi oluyorum.Olur veya olmaz.Sonuç olarak ta, düşünüyorum öyleyse bende sanalda varım...
Nasılsa BILL GATE birgün sesimi duyacak ve beni New YORK'un ünlü restaurantlarında ağırlayacak ve fikrimi satın almak için türlü dalavereler çevirecek.Yağma yok!Kendimi ucuza kapattırmam.
İşte gördünüz mü zor değilmiş yazmak.İyi mi oldu,kötü mü oldu bilemem... Yorum sizden yazmak bizden...

Ruyabahcesi'den Esintiler

ilginc484pz5.jpg

KİŞİYE ÖZGÜ PROGRAM

Bugün yazacaklarım,ne Mıcrosoftu ne de Bill Gate'i igilendirmiyor!Aslında benim derdim IQ'sü çok yüksek Türk Milletinden niçin dahilerin yetişmediği ile ilgili.
Bilgisayar yazılımlarında,Başbakanımız iktidara geldiğinde,çok büyük hedefler göstermişti Türk Bilişimcilerine.Aradan dört yıl geçmesine rağmen,bir arpa boyu yol alamadık henüz.Bir de bizim Üniversiteler ne işlerle meşgüller acaba diye düşünürüm hep. Arge dalında atılım yapacak bir gelişim söz konusu değil.Başkalarının öğretilerini basma kalıp kopyalamaktan başka bir işimiz olmuyor nedense! Bize ait bir yazılım bile yok henüz.Neden Microsoftun ürünlerini satın almak zorundayız.Neden MSN veya Windows Live Messenger kullanmak zorundayız. Yok mu bu milletin içinde,üniversitelerinde bilgisayar mühendisleri, programcıları.Anlıyamıyorum.Benim kafam kaldırmıyor bu kadar ince işleri.Altyapı ve bilgi birikimi de gerekiyor bu konularda.
Benim üzerinde çalıştığım bir program var.Bilemiyorum ne denli doğru.Düşüncem şu; Kişiye özgü program. Bu ne demek mi? Şimdi açacağım.Ben hangi Pc'ye Dünyanın neresinde olursam olayım giriş yaptığımda,kendime özgü kodlamayı yaptığımda (Şifresi kırılmayacak, haccerleri sinirlendirecek türden bir kod zinciri.)açılacak olan sayfalar benimle ilgili olan websayfalarım,emaillerim,üyesi olduğum siteler vs. vs.Yani nette ben olan herşey biranda karşımda olacak.Güvenli çıkış yaptığımda da,girilmesi mümkün olamayan bir bölüm olacak.
İşte bu KİŞİYE ÖZGÜ PROGRAM benim düşünce ürünüm.İlerde olur veya olmaz,gerçekleşirse insanlık adına birşey yapabilmenin mutluluğu ve hazzı bana yeter.
Nüfus sayımında,vergi kontrollerinde,muhasebe kayıtlarında,askerlik işlemlerinde,ticari kayıtlarda bu Kişiye ÖZGÜ Program devreye girer.Yani bir bakıma Bilişim çağında,TC.Kimlik No işlevinden daha çok iş başaran bir program olabilir.

İşte bu yazımda da,boyumdan büyük işlere kalkıştım yine.Kimbilir,bakarsınız Microsoft Türkiye yetkilisi beni keşfeder. )
Okuyan herkese saygılarımı sunarım.

Ruyabahcesi'den Esintiler

530182.jpg

Sevgililer GÜNÜ...


14 ŞUBAT

Merhaba dostlar.
Bu yazımı daha önce de yazmıştım.Nedense her 14 şubatlarda bu konuyu irdelemek geçiyor içimden.Sevginin günümü olur?Yüreğinde 365 gün altı saat sevgiyi barındırmayan bir yüreğe bu gün bayram geldi, bu gün karşınızdakini daha çok sevin,der gibi! Tüm organlarıyla,duygularıyla karşındakini seven insan,bu sevgisini bir günde göstermekle mükellef kalıyor gibi geliyor bana bu gün.Bence insan olmanın en büyük vasfı sevme duyumuzdur.O'nu zaman ve mekan kısıtlaması içine sokmakla O'na ne kadar büyük haksızlık ettiğimizin farkında mıyız acaba?O yüce duyguyu sevmeyi küçük görmek aşağılamak gibi geliyor bana,O'na 24 saatlik bir ömür biçmekle.Tıpkı diğer sevgililerimize yaptığımız gibi!Anneler babalar günü gibi.Bir gün kızım Babalar gününde annnesine,anne "herkesin günü var ve hediye alıyoruz,peki çocuklar günü neden yok?" dedi.Gelin çıkın şimdi bu sorunun içinden.Sevgiyi zamana indirgediğimizde,çocuklarımızın küçücük beyinleri bile bunu algılamakta zorluk çekiyorlar.
Ben sevmeyi Yunus&'dan öğrendim.Zamansız sınırsız ve de mekansız.Tevazuyu Mevlana'dan öğrendim,bir bakırcı ustasının tokmak nağmelerinde dönerek yükselmesini,bir Rahibin önünde yol verip saygıyla eğilmesinden öğrendim.Sevmeyi öğrendim büyüklerimden,kelebeğin kanat çırpmasından,Kırlangıcın çığlık çığlığa yuva yapmak için çırpınışlarından,Tabiat ananın verdiği nimetlerden,yağan yağmurdan sonra rengarenk açan gökkuşağından,toprak kokusundan öğrendim sevmeyi.Lütfen beni zorlamayın.Sevgililere 24 saati layık görmeyin ve kaldırın bu günü.Her günü sevgililer günü ilan edin.Sevgiyi sadece karşı cinse indirgemeyin.Tüm yaratılanı sevelim Yaratandan ötürü.Sevgilere gem vurmayın,Bırakın dolu dizgin koştursun bozkırlarda.Alabildiğince.

İşte yine bir 14 şubat yazısı çıktı klavyemden.İyi mi oldu kötü mü oldu bilemem.Bunu siz saygıdeğer dostlarıma bırakıyorum.
Okuma zahmetine katlanan herkese teşekkürler.

Ruyabahcesi'den esintiler

3718105.jpg

SU GİBİ AZİZ OLUN

Merhaba.

Bu gün sizlere torunlarımıza bırakacağımız mirasın nasıl heba edildiğini anlatacağım.İnşallah yetkililer sesimi duyar da önlem alırlar bu savurganlığa.

Geçen yıl sayın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu,bir kampanya başlattı.Suyumuzu idareli kullanalım.Ve neticesinde %30 tasarruf yapıldı.Kutluyorum duyarlı başkanımızı.

Ancak asıl tasarruf,bu günlerde yapılmalı.Nasıl mı?Okullar kapandı.Millet evdeki halıları kaldırmaya başladı.Yazlıklara akın başlamadan evdeki halıları yıkatıp,gelecek yıla hazır hale getirmek için,onları halı yıkama fabrikalarına göndermeye başladı.

Gelelim asıl konumuza.

Halı yıkama fabrikaları ve oto kuaförleri en çok su tüketirler.Ve bu suyu yeraltından dalgıç pompalarla ve artezyen kuyularından bedava elde ederler.Benim bildiğim kadarıyla yeraltı su kaynaklarının kullanımı,dağıtımı yerel yönetimlere aittir.Öyleyse neden Sayın yetkililer bir ekip kurup,tüm halı fabrikalarını,oto yıkama atelyelerini,kahvehaneleri ve tabldot yemek fabrikalarını kontrol etmezler.Bu haksız kazanca ve torunlarımızın hakkını gasbedenlerin sularına birer saat bağlamazlar,anlamış değilim.Hem böylece su kullanımları düşer hem de Belediyelere çok büyük bir ek gelir kaynağı elde etmiş olurlar.

Ayrıca Büyükşehir Park ve Bahçeler Müdürlüğü de,parklarda şehir suyu kullanımı yerine merkezi alanlarda yeraltı suyunu kullansalar daha mantıklı değil midir?

Çiğli Organize Sanayi Bölgesinde ki fabrikalarda yeraltı su kullanımı,fabrika duvarlarında çatlama ve kaymalar nedeniyle yasaklanmıştır.Ama sadece sözde yasaklanmıştır.Bazı fabrikalar şehir suyunun onlara daha ucuza verildiği halde gizliden gizliye yeraltı su kaynaklarını kullanmaya devam etmektedirler.

Bir de,tarım sulamalarında,damlama sistemine geçmeyen köylüler nedeniyle geçen yıl Menemen ovasında çok büyük su kıtlığı çekilmiş ve köylüler birbirlerine girmişlerdir.İmkanı olmayan köylülere damlama sistemini devlet finansa etsin ve uzun vadeli kredilerle Türk köylüsü bu krediyi ödesin.Hep Başbakanların damatları mı kullanacak bu kredileri.Yoksa Unakıtan'ın çocukları mı?

İşte benden bu kadar.Top sayın Büyükşehir Belediye Başkanımız Aziz Kocaoğlu'nda.Siz tüm yeraltı sularına saat takın gerisi kolay.Dualarımız sizinle,su gibi Aziz olun Sayın Kocaoğlu.

Ruyabahcesi

458.jpg

Anket

Sitemi kimden öğrendiniz?
Arkadaşımdan
Reklamlardan
Arama sonucunda

0_006.jpg

Yargısız İnfaz!

Bu anlatacaklarım bir rüya mı,yoksa duru görü mü bilemiyorum.Her ne olursa olsun bu öyküyü sizlerle paylaşmak istedim.
Zamanın birinde küçük bir kasabada adliyelik olan bir olay,tüm ülke basınında büyük yer alır.İşgüzar bir muhabir,yaşlı annesini dövüp onu hastahanelik eden oğulu afişe etmiş ve yargısız infaz edilmesini sağlamıştır.Ulusal medya anneler günü yaklaşırken,böyle bir olaya sazanca atlamış,canlı yayınlarda kadının hastahane odalarında ki durumunu, içler acısı görüntülerle vermeye başlamışlardır.Olayın yargıya intikaline bile oralı olmamışladır.Bir evladın annesini bu hale nasıl getirebildiği,açık oturum konusu olmuş ve pisikologların da yardımıyla,olayı içinden çıkılmaz bir aile faciası görünümüne sokmuşlardır.Gözaltı müddetince susmayı yeğleyen zanlı adam,herkesin gözünde medya sayesinde bir canavara dönüştürülmüştür.
Mahkeme günü geldiğinde,büyük güvenlik önlemleri alınmıştır.Zanlıyı linç girişimleri olabilir endişesi ile.Çelik yelek giydirilmiş genç adam şaşkın bakışlar arasında ve yuhalama sesleri arasında mahkeme salonuna alınmıştır.Yüzlerce kamera ve muhabir sanki,yedi kişinin katili şehir canavarı adamın görüntüsünü çeker gibiydiler.
Mahkeme Heyeti de yerini alınca duruşmaya başlandı.Mahkemeye tekerlekli sandalyayle getirilen yaşlı annenin dramı herkesin yüreğini üzmüştü.Hüzünlü ve yaşlı gözlerle oğlunun kendisine yapmış olduğu kaba kuvvet gösterisini bire bin katarak anlatınca,herkesin gözleri dolmuştu.Sıra şahitlere gelince O’nlarda genç adamın annesini feci şekilde,gözü dönmüş bir halde sokak ortasında evire çevire dövdüğünü abarta abarta anlattılar.
Herkeste ortak bir kanı oluşmuştur artık.Medya sayesinde ve şahitlerin anlattıklarından sonra suçu sabit görülmüştür zanlının.
Hakim zanlıya "Sen anlat bakalım evlat nasıl oldu hadise, bir de senden dinliyelim olayı"dedi. Ayağa kalkan zanlı adam,"Hakim Bey,ellerimi çözsünler,size göstermek istediklerim var" dedi.Hakim Jandarmalara işaret eder ve kelepçeler çözülür.Zanlı yavaşça üzerindekileri çıkarmaya başlar.Herkes şaşkın ne yapıyor bu adam derken,zanlının vücudu meydana çıkar.Aman Allah’ım,zanlının tüm vücudu çürükler ve yanıklar içindedir.Bunların birçoğu sigara yanığı olduğu herhalinden belliydi.Sırtında ki uzun morluklarda sopa ile vurulduğunu anlatmaya yetiyor da artıyordu.Tüm salonu büyük bir sessizlik kaplamıştı.Bu sessizliği Hakimin gür sesi yırttı."Bunlar ne demek oluyor?"diye genç adama sordu.
Genç Adam "Bu gördükleriniz sizin masum dediğiniz bu hasta ruhlu kadının bana otuzdört yıldır çektirdikleri Hakim Bey.Ta ki O güne kadar,bana yaptıklarına anam olduğu için katlandım.Ama o gün,annem beni ziyarete gelen,sayesinde annesinden ayrıldığım oğluma tokat atıncaya kadardı.Bana yaptıklarına ses çıkarmıyordum.Sıranın oğluma geldiği düşüncesi beni çıldırtmıştı.Analık hakkıdır diyordum.Mekke’ye kadar sırtımda taşısam,hakkını ödeyemeceğim bir insan O diyordum.Herşeyine katlandım,tüm hizmetine koşturdum.Yuvamı dağıtmasına gözyumdum.Ama annesinin yanında kalan oğluma el kaldırınca,dayanamadım Hakim Bey."
Salon bu sefer tam bir ölüm sessizliğine bürünmüştü.Vicdanlar harıl harıl muhasebe yapmaya başlamışlardı.Yargısızca mahkum ettikleri bir insanın çektikleri,hele bir ömür boyu ses çıkarmadan bu işkencelere katlanabilme büyüklüğünü ve sabrını gösterebilmiş bu insana yapmış oldukları suçlamaları ve hakaretleri düşündükçe,içinde bulundukları çıkmazın ne kadar büyük bir hata olduğu anlaşılmış oldu.
Mahkeme heyeti,zanlıyı suçsuz buldu ve annneyi de,Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesinde müşahade altına alınmasına karar verdi.
""Aksi sabit olmadıkça,hiçbir zanlı suçlu değildir."
Medya,reyting uğruna ne ocaklar söndürmüştür.Türk Milleti olarak,Akdeniz Milletler Topluluğu olduğumuz için,çok duygusal hareket etmekteyiz.Hemen gaza geliyor,bize "Hıyarım var diyene,bir avuç tuzla koşuyoruz."
Olayların sonucunu beklemeye tahammül gösteremiyoruz.
Tahammülsüz ve hoşgörüşüz bir toplum olmaya doğru meyillendik.Buna bir dur diyelim ve kendimize gelelim.Unutmayalım ki "" İtimat,sevgiden daha büyük iltifattır.""

Okuma zahmeti gösteren tüm dostlara saygılar sunarım.

duygulokali

g_z_jpeg.jpg

ÖSS Hırsızlığı.


Merhaba,

Bugün yazacaklarım,geçmişte yaşadığım başımdan geçen en ilginç olaylardan biridir.

Bu güne kadar neden yazmadım derseniz,korktum.Çünkü vebal altında kalmaktan korktum.Milyonlarca gencin gelecek hayallerini çalmaktan korktum.O yüzden sustum.

Benim Üniversite sınavlarına girdiğim yıllarda,bilgisayar teknolojisi bu kadar gelişmemişti.Ben Akşehir Öğretmen Lisesi 3.sınıfında düşünmeye başladım.Yıl sonunda sınava girecektim ve bir üniversite kazanamazsam,hayatım kararacaktı.Buna müsaade edemezdim.Peki nasıl yapmalıydım da,sınavlarda başarılı olmalıydım.Çalışmak demeyin,çünkü o saatten sonra zordu.

O zaman,sınavlarda bilgisayarın şifresini çözmem gerekiyordu.Gülmeyin.Bunu başarabilirdim.Bilgisayarı kodlayan da,proglamlayan da,bir insandı.Yıl 1976-77.Sınav için gerekli müracaatlar yapıldı.Yer İzmir Kız Lisesi.

Sınav başladı.Birinci soru kitapçığı yanlış hatırlamıyorsam Genel Yetenek.En başarılı olduğum alan.Cevapları işaretlemem için verilen kartonu iyice bir inceledim.Her soru kümeleri 1 den 20 ye kadar ayrılmış.Kafamda şimşekler çaktı.Bilgisayarın okuma gözlüğünün kapasitesi 1 den 20 ye kadar.Hızla soruları cevaplandırmaya başladım.Ama kesin doğruluğuna inadıklarımı çözdüm.20 soru içinde 11 tane kesin doğru buldum.Cevap şıklarını boş bir kağıda yazdım.21 den 40 kadar olan alana işaretledim.İşe şimdi de tersinden başladım.1 in A sını 21 in A sına işaretledim ve doğruluğunu gözden geçirdim.İnanmayacaksınız ama doğru çıktı.Tüm 1 lerin yanına + koydum böyle devam ederekten 10 tam doğruyu buldum.Ve bana verilen tüm soru kitapçıklarına bakmadan,cevap kartına bu doğruları işaretledim.İlk olarak ben çıktım sınavdan.Sınav gözetmenleri bir sorun olup olmadığını sordular.Hayır dedim bitirdim.Tabii herkes şaşırmıştı.Ben birinci tercihim Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanacağımdan emin bir şekilde dışarı çıktım.

Postacı sınav sonuç mektubunu getirdiğinde hiç heyecanlanmadım.Çünkü adım gibi biliyordum Hukuğu kazanmıştım.Mektup açıldı ve sonuç,Toplamda 471 puanla Ank.Ünv.Hukuk Fakültesini kazanmıştım.Ama sevinemedim.Çünkü okuyacak paramız yoktu.Siyasi olaylardan dolayı iki yıl boşuna uğraştım Ankara da.Baktım olacak gibi değil,Siyasi olayları gerekçe göstererek kaydımı aldım okuldan.Daha sonra gazeteciliğe merak sardım ve tekrar sınava girmeye karar verdim.Bu kez ank.Ünv. Gaz. Halkla İlişkiler Y.Okulunu tercih ettim.Yine aynı yöntem ve yine kazandım.Hem de gece bölümü.Gündüz Rüzgarlı Sokakta gazetecilik(müsahhihlik)yaparak okuyacaktım.Bir müddet öyle de oldu.Ama siyasi olaylardan dolayı gece bölümü kaldırıldı.Benimde gündüz Bahçelievlere girmem ve okumam mümkün olmadığı için 3. sınfta terk edip İzmir'e döndüm.

Yani sizin anlıyacağınız,emek verilmeden elde edilen kazanç,kazanç değildir.Bu güne kadar da bu konuyu çok az kimseyle paylaştım.Sebebini tahmin ettiniz sanırım.

Okuma zahmetine katlandığınız için teşekkür ederim.Sakın siz denemeyin.Çünkü teknoloji çok gelişti.Şimdiki bilgisayar programcılığı bu uyanıklığı ortadan kaldırmış. ))

duygulokali

Ben buldum,ben buldum!










mehmet ali günşen





Bu gün ülkemi içinden çıkılmaz bir hal alan maganda konusundan kurtarmaya karar verdim!
Her mutlu ve önemli olaydan sonra ortalığı kan gölüne çeviren,hatta eğlenirken yeğenlerini bile öldüren başka bir millet var mıdır,Dünya da?
İsviçreyi yendikten sonra benimde elimde silah olsa acaba havaya sıkar mıydım?diye düşündüm,kendi kendime.Ne yapalım bizim genlerimizde var bu!
Bu saatten sonra DNA zinciri içinden silah atmayı gerektiren genleri kesip,onların yerine Almanlar gibi içki içen,dans eden birilerinin genini mi yapıştıracaklar!Bu zor bu saatten sonra.
O zaman yapılması gereken tek şey kalıyor.Bırakın zafer sarhoşluğu çekenler silaha sarılsın.Saydırsınlar havaya.Ama bu sefer kimsenin canı yanmasın.Nasıl mı?
İşte orda benim dahiyane fikrim devreye girer.Bu fikri açıklamadan patent endüstrisine mi başvursam acaba.Şaka bir yana masum insanların en güzel günlerini,çok kötü anlara çeviren bu magandalara nasılsa silah bıraktıramayız.Öyleyse onlara;
Muhtarlıklar vasıtasıyla,adam başına bir şarjör kuru sıkı mermi dağıtalım.Fazla isteyen bastırsın parayı alsın istediği kadar.Nasıl, Beğendiniz mi fikrimi?
Haydi artık bundan sonra Valiliklere kalmış bir olay.Ama önce İçişleri Bakanlığı Talimatname göndermeli illere.Dağıtın kuru sıkı mermileri.Almanya maçından sonra sabaha kadar patlatsın çok saygın magandalar,laf dinlemezler,insanlara saygı duymazlar.Egolarını sonuna kadar tatmin etsinler.
Oh be,yazdım işte.Pınar reklamında ki gibi,BEN BULDUM, BEN BULDUM diyesim geçiyor içimden.Kimin bulduğu önemli değil,yeter ki masum insanların canı yanmasın.
Kimsenin üzülmediği,sevinçlerimize leke düşürülmeyen bir Dünya da buluşmak üzere.Hoş kalın,saygıyla kalın.


Cinler mi,Ruhlar mı?


mehmet ali günşen




Göster/ Gizle
Merhaba,
Bu gün yazacaklarım yüzünden ilerde başıma olmadık işler açabilirim!Olsun ben yine de sizlerle paylaşmak istiyorum başımdan geçenleri.
Yıl 1983 ,evlendim.1985 yılında ilk kızım TUBA dünyaya geldi.Çok mutluydum.Ta ki,3.yaşına kadar.3 yaşına girdiğinde aniden hastalanmış.Acilen Behçet Uz Çocuk Hastahanesine götürmüşler.Biz daha ne olduğunu anlayamadan 3 gün içinde yavrumun cenazesini elime verdiler.Eşim de o ara ikinci çocuğumuza hamile idi.Kötü günler geçirdik.İkinci kızım GAMZE doğunca yaşama daha bir heyecanlı sarıldık.Tuba da henüz çocuk sevmenin,ebeveyn olmanın sorumluluklarından bihaberdik.
Ama Gamze ile hayat benim için çok zevkli ve anlamlı olmaya başlamıştı.Her iş dönüşünü iple çekip biran önce kızıma ve evime kavuşmayı özlüyordum.İşim icabı uzak illere bir haftalığına,onbeş günlüğüne iş seyahatine çıkıyordum.Ama dönüşte Gamze'min bıcır bıcır sohbeti sayesinde tüm yorgunluğum ve özlemlerim bitiyordu.Hatta geceleri benimle yatıyor,gezmeye birlikte gidiyorduk.Bir ara annesine,"Ben artık hep babamla yatacağım,sen kendine başka çocuk al,onunla yat demişti." Akşamları balkona çıktığımızda,o gün mahallede neler olmuş,Kimin kedisine süt vermiş,hepsini ballandıra ballandıra anlattığında,balkonlarda yalnız olmadığımızı biliyordum.Çünkü tüm komşular,bu akşam Gamze babasına neler anlatacak,diyerek balkonlarında yerlerini alıyorlardı.Bu böyle 5 yıl sürdü.
Gamzem beş yaşına geldiğinde,fenalaştı.Hemen SSK Tepecik Çocuk Hastahanesine yetiştirdik.Neden orası derseniz,Yıllarca ilk çocuğumuzdan başımıza gelenlerden korktuğumuz için,Muayenehanesinde kızımla ilgilenen Tedavisini üstlenen Türkiye'nin en iyi çocuk Dr. olanProfesör Dr. Suat Çağlayan oranın başhekimi olduğu için.(Eski Kültür ve Turizm Bakanı)8 gün yoğun bakımda kalan kızım,canım,hayatım vefat etti.
Artık hayat,benim için çekilmez olmuştu.6 ay boyunca kimseyle konuşmadım.İntiharı düşündüm.Genetik bir hastalık olsa,yapılan araştırmalarda bu ortaya çıkardı.Hastahane ve ben Hacettepe Genetik Anabilim Kürsüsüne müracaat ettik.Birşey çıkmadı!Otopsi yaptırdık.Eşime ve bana Otopsi yapan Dr.un söylediği şu idi.Çocuğunuzun ölmesi için gereken hiçbir bulguya rastlanmadı.Delirmemek için,çıldırmamak için devamlı Yüce Rabbime sığındım.
Eşim bu ara,üçüncü çocuğumuza hamile idi.Ama benim ne çocuk ve ne eşimi görecek halim kalmamıştı.Kendimi iyiden iyiye metafiziğe vermiştim.Cinler Alemi,ruhlar alemi derken sınıra yaklaşmıştım.Neden tıp çaresiz kalıyordu.Yıllarca sülük gibi kanımızı emen doktorlar, yavrularımı kurtaramıyordu.En iyi Dr.lara,en fazla parayı verdik.En iyi tedavi süreci yaşattık.Neden? İşte bu nedenlerle kafayı sıyırmadan,medyumluğa başladım.Tabi bu arada Gözde Kızım büyüyor ve Gamze kızımın Dr.u Sezin Hanım O'nunla ilgileniyordu.Allah Sezin Aşık Hanımdan razı olsun.O zamanlar sözde Türkiye'nin en iyi çocuk Dr.u malum şahısın asistanı idi.
Gözdem üç yaşına geldiğinde,yine bu melun hastalık ortaya çıktı.Hemen Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Hastahanesine götürdük.Klinikte ki doktor,sıradan bir hasta gibi muayene etmek istediğinde ben ve eşim müdahale ettik,diğer çocukların dosyalarını ve öykümüzü kısacık anlattık.Dr.hemen acile götürmemizi istedi.Ben Çocuğumun ablaları gibi ölmesini istemediğim ve Ruhlar aleminden öğrendiğim kadarıyla,çocuğumun önce Karaciğer Fonksiyon testlerinin yapılmasını istedim.Dr. önce kızdı,ama sonra bildiklerimi anlatınca bana hak verdi ve annesini acilde yanına vererek baygın halde ki çocuğuma müdahale edilmemesini istedi.Alınan kanın test sonuçlarını Dr.un masasına bıraktığımda,doktor ayağa fırladı ve çabuk çocuk ölüyor diyerekten acile koştu.Ben aşağıda kendimle hesaplaşıyordum artık.Çocuğuma bir şey olursa nasıl yaşarım,nasıl canıma kıyarım,hesapları yaparken kızımın sesi hastahane koridorlarında yankılandı"BABA BENİ KURTAR BURDAN" Mucize gerçekleşmişti.Kızım hayata dönmüştü.Şükürler olsun Rabbime.
Şimdi sıkı durun! Ne olmuştu da,iki saattir baygın halde komada ki çocuğum kendine gelmiş ve bağırmaya başlamıştı.Herşey eşimin yanında olmuştu.Dr.iki adet kesme şekeri bir bardak suyun içinde eritip,kızıma ağız yoluyla içirmiş ve yaşama döndürmüştü.
Yani,şimdi biz iki canımız yavrumuzu bir bardak şekerli suya mı feda ettik.Ya da şöyle söyliyeyim,tabiri caizse,Beceriksiz ve yetersiz Dr.ların ihmali yüzünden mi iki can yavrumuzu kaybettik.
Şimdi söyliyeceklerimi tüm anne ve babalar çok iyi dinlesin,dinlesin ki kimsenin yavrusu aciz ve yetersiz uzman olmayan(Gerçi bizimkisi Profesördü de ne oldu!)asistanların yoğun bakımda yanlış tedavilerine maruz kalmasın.Çocuklarımızın hastalığı, REAKTİF HİPOGLİSEMİ. Yani bir nevi şeker hastalığı.Ama bu hastalıkta şeker yükselmiyor,tam aksi kanda şeker kaybı oluyor ve beyne gerekli,glikoz gitmediği için vücut uyku haline geçiyor.Anne babalar da,çocuğumuz komaya girdi diye,acilin yolunu tutuyor.
Peki acilde ne oluyor?İlk teşhis bilinç kapalı.Demek ki havale nöbeti diyerekten,başlıyorlar ilaç takviyesine,beyinde ödem oluştuğu şüphesinden,önce bilgisayar beyin tomografisi,daha sonra kobay gibi bir dizi testlere tabi tutuyorlar.Beyin şeker olmadığı için,tedavilere cevap veremiyor ve aileleri suçluyorlar,bu çocuğa ne içirdiniz,zehirlediniz,diye.SayınDr.lar,siz çocuklara havale geçirdiğinde,penisilin testi yapıp,penisilin ihtiva eden ilaç ve iğneler vermediniz mi?
Sayın anne ve babalar,acil serviste hastanızı uzman olmayan kişilerin,ehil olmayan konusunda ihtisaslaşmamış Dr.ların insafına terk etmeyin.Benim çocuklarım öldü.Başka anaların,babaların yüreği yanmasın.
Belki bu yazımdan sonra,bir çocuğun hayatının kurtulmasına vesile olursam ne mutlu bana.Ha bu arada,kızım Gözde şu anda 17 yaşında bir genç kız oldu,Allah'ın izni ile.
CİNLER Mİ,RUHLAR ALEMİ Mİ,BİLEMEM...
Ona siz karar verin...

bebi____4_.jpg

Alın işte!
Ben söylediğimde kimse dinlemiyordu.Şimdi uzmanlarda bu işe el attı.
İkili ilişkilerde,vücut dili,bakışma ve ses tonu çok önemlidir.Kim demiş,derseniz hem ben diyorum,hem de uzmanlara tastik ettiriyorum.
Uzmanlar, Facebook ve Myspace gibi sosyalleşme sitelerinin, yeni nesil gençlerin kalıcı ilişkiler kurmasını engellediği konusunda uyarıyor.
Uzmanlar, sanal dünyadaki arkadaşlık ilişkilerinin çok kısa sürede kurulduğunu ve bu nedenle sağlıksız olduğunu belirterek, bu ilişkilerin aynı hızla ve kolaylıkla bittiğinin altını çiziyor.
Özellikle 18 yaş ve altı gençlerin büyük bölümünün, 'sanal alem'siz bir dünyayı hayal edemedikleri, bu durumdan kişiliklerinin olumsuz etkilendiği belirtiliyor.
Batı Londra Zihinsel Sağlık Vakfı'ndan Doktor Himanshu Tiyagi, "Eğer karşındaki insanın vücut dilini, kişisel izlenimini veya sesindeki ince değişiklikleri farkedemezseniz karşınızdaki insanla ilgili olarak farklı bir izlenim edinirsiniz" diyor.
Himasnhu, gençlerin internette sosyalleşmesinin düşüncesizce hareket etmelerine ve hatta intihara eğilimli hale gelmelerine yol açarken, gerçek dünyadaki kişiliklerine de hiçbir olumlu katkı yapmadığını vurguladı.
( Alıntıdır)

Kemeraltı'nda Gezinti...

Adına şarkılar yazılan güzel ve narin Şehrim İzmir'den sesleniyorum sizlere.Her köşesi buram buram tarih kokan SMYRNA.Büyük İskender'e ev sahipliği yapmış,Timur'un Kadifekale'den indirdiği taşlarla doldurduğu Kemeraltısıyla,tarih kokan bir Cennet İzmir.

Ben sizlere daha çok İzmir denince ilk aklıma gelen,Kemeraltını tanıtmak istiyorum.

Kemeraltına ilk indiğimde hemen Hisarönü Cami'inin çevresine koşarım.Burada tarih ve modern yaşam içiçedir.İncik,boncuk tezgahları,çiçekçileri,tohumcuları,salepçileri,köfte ve kokoreççileri ile bambaşka bir alandır,burası.Oradan bitişiğinde ki Kızlarağası Hanı'na girmeden hiç olmaz derim kendikendime.
İçinizde biraz antika merakı ya da,orijinal takı merakı varsa,buraya uğramanızı tavsiye ederim.Kızlarağası Hanına her girdiğimde başka bir kapısından çıkmak isterim,değişiklik olsun diye.

Ara sokaklarda,turistlere özgü küçük kahve falı bakan, daha çok çayocağı görünümlü kahvelerden sonra,otantik bir atmosferde devam ederekten, bakırcılar çarşısına,ağaç oymacılarının bulunduğu dar sokaklardan,bıçakçılara,urgancılara oradan da Kestane Pazarında,ıslak önlükleri ile bağıran balıkçıların,sakatatçıların ve çerezcilerin arasından bakınaraktan Kestelli Caddesine çıkarım.

Oradan da,herzaman ki yaptığım gibi,Mantocular çarşısına uğrar,genelde Bayrak ve flamalarla ilgilenirim.Eh,buraya kadar gelmişken Kuyumcular Çarşısına uğramazsam ayıp olur o vitrinlere!

Nasılsa,Havra Sokağına geldim,Biraz alışveriş yapmadan olmaz diyerek,9 Sinagog'un ve bir Cemaat Evi'nin bulunduğu sokağa girerim.

Havra sokağı başlıbaşına bir sevgi yumağı.Hertürlü alışverişinizi kolaylıkla yapabileceğiniz,Eski bir Yahudi yerleşim merkezi.

Kısacası Kemeraltı yaşayan bir efsane,gezip görmeden,orada ki havayı solumadan anlayamazsınız.Size tavsiyem Kemeraltına gideceğinizde bir gününüzü ayırın.Yoksa randevularınızı unutursunuz içerisine girince.

yuzei3.jpg

sulu_araba.jpg

SULU ARABA

Sizlere su ile çalışan araba ile ilgili bilgiler vermek istiyorum.

Aşağıda tamamen alıntı olan yazıyı okursanız ve benimde bu sabah haber kanallarında izlediğim görüntüyü izlediyseniz,şaşırmamanız gerekir.1 Litre su ile 80 km.dile kolay.

Alıntıdır:

Petrol fiyatlarının varil başına 150 dolara dayandığı, petrol üreticisi birkaç ülkenin ve malum petrol şirketlerinin servetlerine servet kattığı, bizim gibi petrolde dışa bağımlı ülkelerin ise giderek bu maliyeti karşılamakta zorlanır hale geldiği günümüzde alternetif enerji kaynakları üzerine yapılan çalışmalar gerçekten oldukça önemli. İşte böyle bir dönemde genepax isimli bir japon firması, tamamen su ile çalışan bir araba ürettiğini açıklayarak dünya kamuoyunun ilgisini üzerine çekmeyi başardı. Gerçi su ile çalışan araba çok yeni bir konu değil ancak, Genepax MEA (Membrane Electrode Assembly) adını verdiği teknoloji ile rakiplerinden bir adım daha öne çıkmış görünüyor. MEA kimyasal bir reaksiyon ile suyu oksijen ve hidrojen olarak ayrıştırıyor ve yüksek basınca dayalı özel bir sistemle yanma işlemini gerçekleştirerek gerekli olan enerjiyi elde ediyor. Doğal olarak firma geliştirdiği teknoloji hakkında fazla detay vermiyor. Ancak bu teknolojinin daha önce denenmiş sudan hidrojen elde etme teknolojilerine göre çok daha basit ve etkili olduğunu belirtmekle yetiniyor.

Evet.Sanırım haberin gerçek olduğunu anladınız.Ee ne var bunda diyenleriniz olabilir.Bende diyorum ki,Varilini 150 dolara çıkardıkları petrolle,Dünya ekonomisini yaz boz tahtasına çeviren OPEC üyesi ülkeler,artık iyi bir kınayı hakettiler.Hele şu petrole dayalı ekonomileriyle burnundan kıl aldırmayan Arap ülkelerine en okkalısından birer avuç kına yakmalı.

Bu Japonlar fena adam değiller ya.İşleri güçleri Dünya dengelerini altüst edecek buluşlara imza atmakla ömür tüketiyorlar.Çekik gözlü hemşehrileri de,onların bu buluşlarını kopyalayıp Dünya pazarına satıyorlar.Olsun yine de bizleri Busch'ların elinde oyuncak olmaktan kurtardıkları için,O'nlara şükran duyuyorum.

Ruyabahcesi

_41508068_quake_416afp.jpg

Yıldırım AKÜ!

Merhaba.

Bu gün Ülkemi değilde,tüm Dünyayı enerji darboğazından kurtaracak projemi sizlere sunmaya karar verdim.

Gerçeklik değeri ne kadar vardır onu bilemem.Ama ben bu fikirlerimi yayınladıktan sonra halen yaşıyorsam demek ki,çok da önemli değillermiş deyip, gülüp geçeriz olur biter.


Şimdi şöyle bir düşünün,düşünürken de,koltuğunuza yaslanın ve gözlerinizi kapatın.Yağmurlu bir havada çakan şimşekleri ve düşen mi,yoksa yeryüzünden çıkan mı tam bilemediğimiz yıldırımları düşünün.Kuvvetli bir yıldırımın enerjisinin ülkemizi bir yıl idare edeceği hesaplanmış.O kadar da önemli değil zaten.Nasılsa boşa atılan bir sürü yıldırım var.Ne kadar gerekirse o kadarını yakalar,kullanırız.Şimdi düşünün çok büyük bir alanın batarya haline dönüştürüldüğünü.

Nasıl yani dediğinizi duydum,saklamayın.Arabanızın aküsü,cep telefononuzun bataryası veya kuru pilleri göz önüne alın.

Doldurduğunuz müddetçe ve içinde ki,karbon ve kurşun elementlerinin asitli karışımlarının ömürleri müddetince bize gerekli enerjiyi sağlarlar.Böylesine büyük bir alanı batarya haline dönüştürsek ve istediğimiz bulutları aşılayıp yağmur yağdırıp,gerekli yıldırım ortamını yakalayıp, yapmış olduğumuz bataryaların ihtiyacı olan sarjı yüklesek ve ihtiyacımız olan elektirik enerjisini buradan temin etsek,fena mı olur.Bence hiçde fena olmaz,aksine ucuz enerji sayesinde Uzakdoğu’da ki çekik gözlü sanayicilerle rekabette Dünya birinci liginde final oynarız.Bu batarya alanına nasıl yıldırım düşürürüz diye de düşünmeyin fazla.Çünkü ileri teknelojilerde düşen veya çıkan yıldırımları yakalayan paratonerler sayesinde ve bunlara bağlı yüksek gerilim kabloları ile istediğimiz yere nakil ve depo edebiliriz.

Benim kafama takılan bir soru da şu:Nasa Uzaya gönderdiği araçlarda neden hala petrol kullanıyor?Uzay aracını fırlattın, Atmosferin çeşitli katmanlarından geçirdiğin anda ki,sürtünmeyi ve yanmayı önlediğin anda ki,mantığı tersine çevirip o anda oluşan enerjjiyi itmek yerine bünyende muhafaza etsen,Mars yolcuğunda yakıtsız kalmazsın en azından.

Neyse canım nasılsa,bizim Üniversitelerde ki,çok bilmiş avanta Proföserlerin yerine gelecek olan yeni nesil bilimadamları Ülkemizin Uzaya göndereceği uzayaraçlarında bunu düşüneceklerdir.


İşte benden şimdilik bu kadar.

Bu yazıdan sonra benden haber alamazsanız bilin ki,petrole dayalı ekonomilerle yönetilen ülkelerin istihbarat ajanları beni susturmuşlardır.Şaka bir yana,neden biz Cenevre’de ki Bingbang çalışmalarına ortak olmuyoruz da,sadece gözlemci olarak katılıyoruz,anlamış değilim.Atlas Projelerinden çok Atlas bebeklerle uğraştığımızdan mıdır,nedir!Ama Suud Krallarını otel odalarında karşılamayı biliyoruz.


Bu yazımı okuma zahmetine katlanan tüm insanlara teşekkürlerimi sunarım.

Ruyabahcesi




huzursehricom137hw7or2pb.jpg

Helikopter Ambülans!

Merhaba.
Ben bu gün ülkemin içinde bulunduğu bir sıkıntıya çözüm getirmeye çalışacağım.
Hepimizin ortak sorunu aslında trafik.Hele acil bir hastamızı ambulansla hastahaneye yetiştirmeye çalıştığımızda tıkanan trafik sayesinde kaybettiğimiz yakınlarımızı düşündükçe çıldırmamak işten bile değil.Mesela bugün Kurban Bayramı Arefesinde,araya bir de Yılbaşı alışveriş çılgınlığı eklendiğinde,İzmir trafiği felç oldu.Neyse konu zaten hepimizin ortak sorunu.

Benim önerim şu; Neden trafikte sıkışan Ambulanslara ve geçiş önceliği olan araçlara,helikopter pervanesi ve düzeneği kurup onları oldukları yerden havalandırıp,müsait yere kadar havadan götürüp,sonra karayoluyla devam etmiyoruz.Çok mu zor? İnsan hayatından daha önemli hayatta ne olabilir? Orman yangınlarından daha önemli ne olabilir? Düşünün Afet anında yolların kapandığını...

Hele bizim İzmir’imizde, Turan Köprüsü yıkılsa,Allah Korusun! Karşıyaka ve İzmir birbirinden tamamen kopar.Böyle durumlarda anında yerden havalanan bir araç düşünün insanlığa ne kadar yararlı hizmetler verir.Her İl ve ilçe yönetimlerinin helikopter alma lüksü henüz oluşmadı ülkem ekonomisinde.Ama daha basit bir araçla bu işler halledilir.
Bu günkü mucidlik damarım bu kadar tuttu.Bu konuda sizlerin de düşünce ve yorumlarınızı merak ediyorum.Benim yazılarımı okuduğunuz ve bana katlanma zahmeti gösterdiğiniz için sizlere saygılarımı sunarım.

Ruya bahcesinden Esintiler

resim2th3.jpg

Şu Çılgın Türkler...

Bu gün yine ülkem adına hayırlı bir iş yapmak geldi içimden.
Ülkemizin içinde bulunduğu enerji darboğazını hepimiz çok iyi biliyoruz.Ve zaman zaman da elektrik kesintileri sayesinde bunu fazlasıyla hissediyoruz.Benim önerim enerjide bu darboğazı açmak için yapılması olanaksız sayılmayacak bir proje hakkında.
Şöyle bir düşünün,İstanbul Boğazı alt ve üst akıntı sayesinde devamlı temiz kalabilen ender bir bölgemiz.Cenab-ı Allah’ın biz Türklere bir lütfu olan bu akıntıyı neden enerjiye dönüştürmüyoruz,diye hep düşünmüşümdür.Olmayacak bir iş değil.Sadece türbinlerle enerji elde edebilmek için milyonlarca dolar harcayıp,barajlar inşa edip,akan sudan hidroelektrik enerjisi elde etmeye çalışıyoruz.Nükleeer enerji zaten tehlikeli ve bizi düşünen ağabey ülkelerin izni olmadığı için uygulanamıyor! Neden? Biz eğer dışa bağımlılıktan kurtulursak,vay Dünyanın haline,bu kadar kısıtlı imkanlarla şu çılgın Türklerin yaptıklarına bakıyorlar ve müsaade etmiyorlar haklı olaraktan.
Gelin şimdi,İstanbul Boğazını enine kesen bir dev türbine inşa edelim.Boğazlardan geçecek olan gemilerin geçişini engellemeyecek derinlikte olsun bu türbin.Alt akıntıların vereceği hareket enerjisini elektrik enerjisine dönüştürelim.Akan sudan ve esen rüzgardan elde edilecek enerji aynı zamanda,çevreye zararlı olmadığı için,Dünya insanını da ilgilendirir. Nasılsa gün gelecek,Bor madenlerini yeterince kullanmaya başladığımızda,Bor’un içine enjekte edilecek hidrojen sayesinde,(Şu anda,Vestel’in ürettiği notebooklarda (dizüstü bilgisayarlarda) bu pil kullanılamaya başlanmıştır.)Yeni bir devrim yaratılacak enerjide.Petrole bağımlılığımızda azalacaktır,bu sayede.
Dünya Bor rezervlerinin yüzde 65 i ülkemizdedir.Ş u anda ABD’yi solladık Bor Üretim ve satışında.ETİBANK’ın yapmış olduğu yeni yatırımlarla Dünyada bir numara olacağız.İşte şu çılgın Türklerin tekrar atağa kalkıp,yedi düvele boyun eğdiren İmparatorluk günlerine geri dönmemesi için elinden geleni uygulayan dış ve iç mihraklara gereken dersi verelim.Canı sıkıldıkça doğalgaz vanalarını kapatan sözde kardeş ülkelere de gereken dersi vermiş olalım.
Trakya’da ki,Doğalgaz kuyularının da Maşallahı var,bu aralar.Ya nasip.
Enerjide dışa bağımlı olmayan bir ülkemin varolması için benim nacizane önerilerim,bunlar.
Olur veya olmaz.O’nu Tübitakta ki büyüklerim,bilirler.
Benden bu kadar.Okuduğunuz ve bana katlandığınız için sizlere ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ruya Bahcesinden Esintiler.

ilginc480wi3.jpg

KİM?


Hepimiz insanız.Ve ben hep sorarım.Vücudumuzda ki bu denge nasıl oluştu?Mesela sağ kolumuzdaki kılımızın boyunu ölçüyorum,mikrometre ile 3 mm.Sol kolumuzdaki kılın boyuda 3 mm.Elime jilet alıp sağ kolumdaki kılları kesiyorum.Bir kaç ay sonra aklıma gelip kolumdaki kılları tekrar ölçüyorum,hayret!
Yine 3 mm. Peki bu kılların kök hücresine o mikrometre cihazını kim yerleştirdi? Bazen de,dişlerimi fırçalarken tırnaklarım aklıma geliyor.Tırnaklarım devamlı büyüyor.Ya dişlerim de,tırnaklarım gibi kemik dokusundan olduğu için büyümek zorunda olsaydı!Aman Allah’ım ne kadar korkunç olurdu kimbilir.Peki tırnaklara büyüme emrini veren,dişlere neden dur,dedi. Kim bu vücudumuza harika kimya bilgilerini ve hassas ölçü aletlerini hücre yapısına kadar indirgedi? Düşünüyorum ara sıra,bitkilerin yaprakları,tam bir kimya labaratuvarı.Çevreden aldığı,karbon gazını,köklerden gelen suyu,Güneşten aldığı ışıkla besin maddesi haline getirirken onları kim programladı. Fotosentez sayesinde besinini ve yapraklara yeşil rengi veren klorofili imal etmeyi ve bu kimyasal formülleri her ağaca kim entegre ediyor? Aklıma geldiğinde,hayret duyduğum bir konuda kulak zarı.Çalıştığım iş kolu nedeniyle aşırı gürültüye maruz kaldığımdan mıdır,nedir.Sık sık kulak zarım deliniyor.Doktora gittiğimde pahalı bir ameliyatla dikeriz diyorlar.Yaşlı bir büyüğümde sakın ha, dedi.Zaman onu diker, dedi.Nasıl olacak bu dedim?Bekle ve gör, dedi.Zaman ilerledikçe kulağım yine eski halini aldı ve eskisi gibi işitmeye başladım. Peki bu doktorları ve ameliyat odasını kafatasımızın içine kim yerleştirdi? Düşündükçe içinden çıkamadığım sorularıma muhatap bulmakta zorlanıyorum.Herkesin yaptığı gibi,işin kolayına kaçarak,Ya bunlar Allah’ın işi,sen bunlara kafayı yorarsan gün gelir tırlatırsın,gibisinden cahilce savunmaları da kabullenemiyorum.

Düşünüyorum,öyleyse varım.Varlığımın hikmetini de sorgulamak benim en asil insani görevim diye düşünüyorum.Beni yaratan O ulvi varlığa giden yolu,bize sunulan hazır öğretilerle değil,düşünerek,araştırarak keşfetmek ve varlığına olan aşkımı kendimce yaşamak istiyorum.

Bu gün bu kadar yazdım,zamanla daha da derinleştirerek bin-bangları sorgularım.

Okuma zahmetinde olmuş olan tüm dostlarıma saygılar sunarım.

Ruya Bahcesinden Esintiler

xyasamx.jpg

brandy.jpg Sevgi,tıpkı bir gül gibidir!Rastgele tutarsan,dikenleri batar...Yapraklarını açarsan sana akar...Ama!Tutmayı bilirsen,O GÜL sana tapar...A.T.

ÖYKÜM...
Genç adam,üniversitede okumaya başladı.Ama nasıl okuyacaktı!Ailesinin,
iyi bir geliri yoktu.Ona gönderebilecekleri fazla bir paraları yoktu.
Genç adam,Ankara'ya gittiğinde,ilk olarak kaydını yaptırdı.Ama okul harcını
ve kitapları alacak parası yoktu.
Kendine barınacak bir yurt buldu ve Kredi Yurtlar Kurumu'na,kredi için başvurdu.
Oradan gelecek parayla hiç olmazsa bazı giderlerini karşılayabilirdi.
Ama karnını doyurabilmesi ve basit giderlerini karşılayabilmek için cep
harçlığına ihtiyaç duyuyordu...Evden gelen para,üç öğün simit almasına yetiyordu.
Ankara gibi bir şehirde Hukuk tahsil etmek...Hayal gibi geliyordu o'na.
Dersleri düşünmüyordu.Onlar işin en basit yanıydı.Önemli olan zaruri ihtiyaçları
ını karşılayabilmek,defter,kitap,kalem ve vs için para gerekiyordu.
Zaten liseyi devlet parasız yatılı okumuştu.Öğretmen olacaktı ancak
3.sınıfta yönetmelik değişmiş ve lise mezunu olarak Üniversite sınavlarına girmiş
ve birinci tercihi ANK.Hukuk Fakültesini kazanmıştı.
Günlerdir,doğru dürüst bir şey yememişti.Arkadaşlarından da,borç istemek zoruna gitmişti.
Kurtuluş Parkı'nda,banklara oturdu ve düşünmeye başladı.Çalışmadan olmayacaktı.Ama nasıl?
O günlerde anarşi diz boyu,üniversiteli gençleri,anrşist görüyordu herkes.!.O'na
kim iş verirdi.Bu koca şehirde kimseyi de tanımıyordu ki,o'na kefil olsun!!!
Parktan çıktı,yürümeye başladı.Soğuk Ankara'da,yalnızlığına bir kere daha hayıflandı.
Gözlerinden yaşlar,sessizce kaldırımları ıslatıyordu.Yüreyerek kaldığı öğrenci yurduna geldi.
Zaten hiç arabaya binmezdi!Arabaya vereceği parayla kitap alırdı...
Üçüncü katta ki,odasına çıktı.Arkadaşları halinden bir şeyler olduğunu sezinlemişler ki,"Hayrola hasta mısın?"
diye sordular.Hayır bir şeyim yok,dedi.Bilemezler ki o'nun aç olduğunu!..
Gitti bir şişe su doldurdu.Yatağına yattı.Acıktığında bir bardak su içti!Devamlı uyuyordu.
Evden gelmesi gereken para da,gelmemişti.Bankayada ikide bir gidip,
sormaya utanıyordu.Devamlı su içip uyuyordu.Nasılsa param gelecek,bir kaç gün sonra da iş bulur
çalışırım,diye düşünüyordu.Artık midesi bulanıyor,gözleri kararıyor,tuvalete
zor gidip geliyordu.
Böyle iki gün geçti,bir de yatmadan önceki gün,üç oldu diye düşünürken,yurdun hopörlerinden
kendi adının anons edildiğini,duydu.İnanmak istemedi önce,bana öyle geliyor,diye düşündü.Anonslar
gittikçe sıklaştı.Aşağıya inme gücünü kendinde bulamıyordu.Bir arkadaşı nefes nefse odaya girdi ve
"duymuyor musun,ziyaretçin geldi"dedi.İyi de onun okul yıllarında hiç ziyaretçisi,olmamıştı ki!
Arkadaşının yardımıyla,giyindi ve merakla ,ama yavaş bir şekilde,ziyaretçilerin bulunduğu yere gittiler.
Kapıya geldiklerinde,kendini bayılacak gibi hissediyordu.Gözlri de net görmüyordu.
Kendisini ziyarete gelenleri tanımıyordu!Yanlarına oturdu.Zoraki gülümsüyerek
"Hoş geldiniz"diyebildi.Gelenler bir yaşlı adam ve genç bir adamdı.
"Hoş bulduk"dediler.Genç olanı "hasta mısınız?"dedi."Önemli değil,biraz rahatsızım"dedi.Çay söylediler.
Genç adam,ağır ağır çayını yudumladı,midesi kavruldu,yüzünü ekşitti.
"Ziyaretinizin sebebini öğrenebilir miyim"diye sordu?Yaşlı olanı "oğlum
benim,torunum yeni doğdu,doğum sonrası sarılık oldu.O'na taze 0 RH - kan gerekli.Kanının tamamen değişmesi gerekiyor.
Hiç bir yerde bulamadık,Samsun'dan geliyoruz.Senin adını da Fakülteden aldık.Yardım eder misin?"
dedi.Genç adam,buruk bir şekilde gülümsedi..."Tam da kan verecek zaman"diye düşündü.
Yaşlı adam gözlerini açmış evet demesini bekler vaziyetteydi.Biraz düşünen Genç adam "peki"dedi.
"Bana biraz müsaade edin,yemek yiyip,geleyim,ondan sonra gideriz"dedi.
Yaşlı adam atıldı,olur mu,sen bizim misafirimizsin artık,biz dışarda sana yemek yediririz"dedi.
"Olmaz öyle şey"dedi genç adam,mağrur gururu devreye girmişti.Bir arkadaşına bakındı borç isteyip
yemek yiyecekti.Yaşlı adam,anlamıştı...Oğluna dönerek"arabayı çalıştır,arkadaşı önce lokantaya götürelim"dedi.Bu emrivaki
karşısında genç adam bir şey diyemedi.Yaşlı adamın oğlu,babasına sarıldı "yavrum kurtulacak,baba"dedi ve arabayı çalıştırdı.
Genç adam arabaya bindi ve Ulus'ta bir lokantanın önünde durdular.Hemen bir çorba istediler.O çorbasını,gayet yavaş ve
edeplice içti.Aslında açlıktan gözü dönmüştü,ama yine de terbiyesini muhafaza etti.Ardından patlıcan kebap geldi,yanında cacık."Körün istediği bir göz
ALLAH verdi,iki göz"Yemekten sonra,kaymaklı kadayıf geldi.Onuda yedikten sonra,aklı başına geldi genç adamın."Ah,bir de çay olsa"diye düşünürken
bir demlik çay geldi masaya.Yaşlı adam,halden anlamıştı.Genç adam herşeyi net görüyordu artık ve sağlıklı düşünebiliyordu.
"İçinden,Allah'ım,kimseyi açlıkla terbiye etme"diye geçirdi."Evet artık ben hazırım,gidelim bir an önce kan verelim"dedi.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesine geldiler.Önce kan sayımları yapıldı ve onay alındı.Yaşlı adam doktorun yanına gitti.
Bir saat sonra sedyeye uzandı,genç adam.Aklından üç saat önceki durumunu geçirdi ve "Allah'ım senin
gücün nelere kadir"diye düşünürken kolundaki sızı onu kendine getirdi.Ameliyat için 800 ünite taze kana ihtiyaç varmış.
Genç adamdan 400 ünite alacaklarmış.Genç adam Hemşireye"hepsini benden alsanız olmaz mı"dedi.
Hemşire"hayır,o zaman sizin sağlığınız tehlikeye girer"dedi."Peki o zaman 600 ünite alın bari"dedi.Hemşire bir kağıt
getirdi ve okuyup imzalarsanız,alırım dedi.Genç adam düşünmeden imzaladı.Sonuçta bir hayat kurtulacaktı,bunun bilincindeydi.
Ayağa kalktığında,başında kurşun gibi bir ağırlık,hemen yerine uzandı.Hemşire bir tatlı getirdi
ve yemesini istedi.Tatlıyı yedikten sonra yirmi dakika kadar daha yattı.İçini tarifsiz bir mutluluk kaplamıştı,sayesinde
bir yavru sağlığına kavuşacaktı.Mutlu bir yüz ifadesiyle baba oğulun yanına gitti.Yaşlı adam ağlıyarak
"Allah senden ve yetiştirenlerinden,razı olsun"dedi ve boynuna sarıldı.Genç baba ağlıyarak genç adamın elini öpmek için hamle yaptı.
Genç adam "Estağfurullah"diyerek elini çekti.Yaşlı adam "oğlum sana ne kadar teşekkür etsek azdır,
borcumuz nedir?diye sordu."Ne borcu baba?"Genç adam şaşırmıştı."Oğlum kanının parası"Genç adam kızardı bozardı,
"Baba sen söylemedin bende duymadım,tamam mı,hiç kan parayla satılır mı?"dedi.Yaşlı adam"Ah oğlum senin bir şeyden haberin yok,
biz Samsundan,buraya kadar kaç kişiye para kaptırdık ama kan alamadık"dedi.Tamam baba siz kanı ameliyata yetiştirin,ben helal ettim,
sizde yemeği helal edin" dedi genç adam.Yaşlı adam oğluna dönerek "Sen arkadaşı yurda kadar götür,adresini al,kanı ve insanlığı sayesinde
o da bizim evladımız oldu artık"diyerek genç adama tekrar sarıldı ve helallaştılar.Genç baba o'nu yurda getirirken ağlıyordu ve devamlı teşekkür ediyordu.
Yurdun kapısında,genç baba ile genç adam helallaştılar.Genç Baba adresini ve telefon numarasını aldı genç adamdan.Ağlıyarak arabasına bindi,gitti.
Genç Adam,kantinin kapısından içeri girdi.Burnuna yeni demlenmiş çay kokusu geldi.Etrafına bakındı,tanıdık bir arkadaş görebilir miyim,diye.
Maalesef tanıdık bir yüz yoktu,elini cebine attı,belki bir yerde bir çay parası kalmıştır diye aranmaya başladı.
"Aman Allah'ım,"dedi.Cebi para doluydu.Düşündü"evet yaşlı amca ikinci kez sarıldığında,koydu herhalde "dedi kendi kendine.Kızdı yaşlı adama,
"Hemen gidip bu parayı geri vermeliyim"diye düşünürken,karşıdan arkadaşı elini sallıyordu.
"Nerdesin yahu!Bütün gün seni aradım,bu gün bankaya gittim,seninde paran gelmiş,seni çağırıyorlar."
Genç Adam ellerini dua eder gibi açtı ve"Allah'ım,hikmetinden sual sorulmaz,Kul sıkışmayınca,
Hızır yetişmiyormuş"diyerek ellerini yüzüne sürdü...
Ankara 1977 Kasım Mehmet Ali

image1.jpg

nasa1.jpg

heavenly_angel.jpg

DOSTLARIM...
Bu sitemde,amatörce çalışmalar yaparak kendimi,eğitiyorum.İlerde yapacağım,profesyonelce sitelerimin temellerini atıyorum.Hatalarımdan dolayı af'fınıza sığınırım.
HOŞ OL,OLDUR...
YAŞAMI SEV,SEVDİR...
BAK,O ZAMAN
ÖMRÜN, NASIL UZUN OLUR...
mag_2000tr@yahoo.com

Sensiz,sevdalarıma ağlıyorum...
AŞKSIZ,günlerime yanıyorum...
Vefasızların,
Yüreğimde açtıkları yaralara,
Dostluğunu,PANSUMAN ediyorum...
mag_2001tr19@hotmail.com

ruyabahcesi@mynet.com

Ben her zaman yukardaki mail adresleri kadar size yakınım. )Sizleri çıkarsız,umarsız ve de ardsız seviyorum,rağmen seviyorum.Bu sevgim,bu yüreğe sığmıyor,gelin paylaşalım...
MEHMET ALİ GÜNŞEN

Dünyadan geçen bir yolcu...
 
Yolcunun günlüğü....
Reklam
 
 
Bugün 9074 ziyaretçi (11476 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=